Eyüpsultan’daki Murâd-ı Buhârî Tekkesi (Şeyh Murad Efendi Tekkesi), sadece bir yapı topluluğu değil; gönül terbiyesinin, edebin ve muhabbetin mekâna sinmiş hâlidir. Zaman içinde ilimle irfanın buluştuğu okumalar, kalbi incelten tefekkür, dua ve zikrin topladığı kalabalıklar; hepsi bu mekânın hafızasında ayrı bir katman bırakmıştır. Tekke, “yüksek sesle anlatılan” bir yer olmaktan çok, insanı usulca kendine döndüren bir eşik gibidir: sakinleşmeyi, incelmeyi ve ölçüyü hatırlatır. Bu yüzden burası, hem şehrin manevî iklimini hem de ziyaretçinin iç dünyasını yormadan aydınlatan bir hatıra ocağı olarak yaşar.
17. yüzyılda Çankırılı Mustafa Râşih Efendi tarafından medrese olarak kurulan bu yer, Eyüpsultan’da ilimle başlayan bir yolun ilk adımıdır. Başlangıçta ders ve tedrisin mekânı olan yapı, zamanla irfanla derinleşen bir iklime doğru genişler; bilgi, sadece zihni değil, kalbi de besleyen bir kapıya dönüşür. Bu erken dönem, ileride tekkeye dönüşecek kompleksin karakterini hazırlayan temel katmandır: “öğrenmek” ile “olmak” arasındaki bağın mekâna yerleşmesi. Bugün tekkenin havasında hissedilen ciddiyet ve sükûnet, bu ilk temelin bıraktığı izlerle de açıklanabilir.

Murâd-ı Buhârî, Muhammed Ma‘sûm (İmâm-ı Rabbânî’nin oğlu) ile kurduğu irtibatın da etkisiyle Nakşibendî-Müceddidî çizgide aldığı eğitimle 1681’de İstanbul’a geldiğinde, Eyüpsultan’ın manevî iklimiyle buluşur. Fiziksel engeline rağmen ilim ve irfan arayışını beldeler aşarak sürdürmesi, onun sadece bir “yolcu” değil; arayışını hayatının merkezine koyan bir gönül insanı olduğunu da gösterir. Bu çaba, tasavvufun özündeki “nefis terbiyesi”nin somut bir karşılığıdır: zorluğa rağmen yönünü kaybetmemek, arayışın hakkını vermek. İstanbul’a gelişi, Tekke'nin ileride taşıyacağı sükûnet ve muhabbet ikliminin şehirle temas ettiği bir başlangıç çizgisidir.

1715’te medrese, bir tekkeye dönüştürülerek Murâd-ı Buhârî’ye ithaf edilir ve mekân yeni bir manevî çehre kazanır. Bundan böyle burası, yalnız öğrenmenin değil; edebin, hoşgörünün ve nefis terbiyesinin de yaşandığı bir durak hâline gelir. Tekkenin kimliği, sadece duvarlarla değil; içinden geçen insanlarla, onların niyetiyle ve mekânın taşıdığı “vakar” ile belirginleşir. Okuma ve kütüphane kültürüne işaret eden çizgi de, irfanın ilimle beslenmesini destekleyen bir damar gibi, bu dönüşümün içinde yerini alır. Böylece Tekke, Eyüpsultan’ın manevi haritasında “bilgiyle başlayan, muhabbetle olgunlaşan” bir merkez olarak görünür hâle gelir.

Murâd-ı Buhârî 1132/1720’de vefat ettiğinde, mescid-tevhidhâne olarak kullanılan alanın bir bölümü zamanla türbe karakteri kazanır. Bu, bir kabirden öte; hatırlayışın, vefanın ve dua ile bağlı kalmanın mekâna yerleşmesidir. Ziyaret, burada sadece “görmek” değildir; kalbin hızını düşüren, insanı edebe çağıran bir hâl değişimidir. Türbenin varlığı, tekkenin hikâyesine derinlik katar: geçmiş, sadece metinlerde değil, mekânın içinde “hissedilir” bir şey olur. Ardından gelen şeyhlerle birlikte tekke, muhabbetin ve sükûnetin kuşaktan kuşağa aktığı bir iç iklim oluşturur; dua, tefekkür ve nezaket aynı çatı altında birbirine bağlanır.

18. yüzyılda Tekke, eklemeler ve iyileştirmelerle daha bütünlüklü bir külliye görünümüne kavuşur. Kayıtlarda, tekke için yaptırılan bir çeşme ve şadırvandan söz edilir; bu unsurlar hem gündelik hayatı kolaylaştırır hem de mekânın “ziyaret” ve “ibadet” akışını daha düzenli hâle getirir. Aynı dönemde mescid-tevhidhâne bölümünün geliştiği; dua, zikir ve ortak buluşmaların daha yerleşik bir ritme kavuştuğu anlaşılır. Bu yıllar, tekkenin yalnızca bir yapı olarak değil, işleyen bir düzen olarak olgunlaştığı; misafir ağırlama, hizmet ve vakıf terbiyesinin mekâna yerleştiği bir dönemdir.

1855–56 yıllarında yıpranan ibadet alanının elden geçirildiği ve daha elverişli bir düzene kavuştuğu aktarılır. Bu kapsamda yeni bir mescid bölümünden söz edilir. Aynı yıllarda selâmlık ve harem kısımlarının yenilenmesi de, Tekke'nin sadece ibadet yönünün değil, yaşam düzeninin de toparlandığını düşündürür. Yapı yenilenirken eski çekirdek korunur; mekânın sesi değişir ama hafızası kopmaz.

19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında, arşiv kayıtlarında Evkaf idaresi altında yürütülen bakım ve onarımlara dair izler görünür. 1897, 1898 ve 1907 gibi tarihler bu çabanın aralıklı ama süreklilik gösteren bir çizgide ilerlediğini düşündürür. Büyük müdahalelerden çok, yapıyı ayakta tutan küçük ama düzenli dokunuşlar öne çıkar. Bu tür bakım halkaları, tarihî mekânların tamamen kaybolmadan bugüne kalmasında çoğu zaman belirleyici olur.

1925’te tekkelerin kapatılmasının ardından kompleks uzun süre yıpranır; bazı unsurlar kaybolur, kalan bölümler ağır hasar görür. 1950’lerden sonra şehirleşme baskısının bu kayıpları artırdığı aktarılır. 1980’lerde Vakıflar idaresince yürütülen restorasyon çalışmalarıyla Tekke yeniden ayağa kalkar ve mekân yeniden görünür olmaya başlar. Böylece Tekke, Eyüpsultan’ın hafızasında yeniden yerini alır ve ziyaret edilebilir bir bütün olarak yaşamaya devam eder.

Tekke’de kapsamlı ihya süreci, İLKSAV İlim Kültür ve Sanat Vakfı tarafından 11 Ekim 2013’te başlayan uygulamalarla iki aşamada yürütüldü. İlk etapta hücreler, tevhidhane, türbe, mescid ve avlu ele alındı; yıllar içinde özgün dokuyu zedeleyen beton ve çimento esaslı müdahaleler kaldırıldı. Özgün kotlar, malzemeler ve mimari detaylar yeniden görünür kılındı; kapanmış ya da tahrip olmuş unsurlar aslına uygun biçimde tamamlandı. Zamanla tamamen kaybolan tevhidhane çatısı, arşiv kayıtları ve restitüsyon verileri doğrultusunda yeniden kuruldu; doğramalar yenilendi, elektrik ve mekanik altyapı günümüz ihtiyaçlarına uygun şekilde güncellendi.
Restorasyon sonrasında görülen çatlaklara ilişkin teknik incelemeler, sorunun zemin kaynaklı olduğunu ortaya koyunca ikinci aşama devreye alındı. Mescidde olumlu sonuç veren güçlendirme yöntemleri Tekke genelinde uygulandı; zemin sağlamlaştırıldı, yapıların güvenli temellere oturması sağlandı ve olası hareketlerin hasara yol açması önlendi. Böylece Tekke, tarihî ve manevî kimliğini koruyarak güvenli ve sürdürülebilir bir bütünlük içinde yeniden hayata döndü.
