Muhammed Murad el-Buharî el-Nakşibendi

Hayatı ve kökeni
Osmanlı kaynaklarında Buhârî, Murâdî ve Nakşbendî gibi saygı ifade eden lakaplarla anılan Murâd-ı Buhârî, Nakşibendî–Müceddidî geleneğin öne çıkan isimleri arasında yer alır. Semerkand’da 1050 yılında doğduğu kaydedilir. Bazı kayıtlarda ise 1055 tarihi verilir. Babası Seyyid Ali’dir ve Semerkand’ın nakîbüleşrâfı olarak anıldığı belirtilir.

Hayatının en belirgin tarafı, erken yaşta yaşadığı bedenî zorluklara rağmen yolundan geri durmamasıdır. Üç yaşında felç geçirdiği ve bu sebeple kalıcı bir engellilik hâliyle yaşadığı aktarılır. Buna rağmen eğitimini ilerletir, ilim çevreleriyle temasını sürdürür, giderek genişleyen bir coğrafyada hem öğrenme hem de irşad faaliyeti yürütür.

Tahsil, intisap ve uzun yolculuklar
Genç yaşlarında ilmî birikimini derinleştirmek ve manevî terbiyesini tamamlamak üzere Hindistan’a gider. Bu dönemde Müceddidî çizgiyle ilişkisi, İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî’nin oğlu ve halifesi olan Hâce Muhammed Ma‘sûm üzerinden kurulur. Yolunu bu hat içinde tamamladığı ve aynı çizgide yetkilendirildiği ifade edilir.

Sonrasında hayatı, ardı ardına gelen yolculuklarla şekillenir. Hacca gider ve Hicaz’da üç yıl kaldığı belirtilir. Ardından Bağdat ve İsfahan gibi dönemin ilim merkezlerinden geçer. Kahire’de Kur’ân ilimleri, hadis ve aklî ilimlerle meşgul olduğu kaydedilir. 1080 yılı civarında Şam’a ulaştığı, burada evlendiği ve bir aile kurduğu aktarılır.

İstanbul’a geliş ve Eyüpsultan’daki tekke
Murâd-ı Buhârî’nin İstanbul’a ilk büyük gelişi 1092 yılına, yani 1681’e tarihlenir. Bu gelişinde ilmiyye ve devlet çevrelerince iyi karşılandığı söylenir. Eyüp ve Nişancı civarında yaşadığı, 17. yüzyılda medrese olarak kurulmuş bir yapının daha sonra Nakşibendî tekkesi hâline getirilerek onun adıyla anıldığı anlatılır.
Mekân hafızasında bu tekke, sıradan bir mahalle tekkesi gibi değil; Nakşibendî–Müceddidî çizginin Anadolu’daki erken ve etkili merkezlerinden biri olarak görülür. Zaman içinde âlimlerin, devlet adamlarının ve arayış sahiplerinin buluştuğu bir yer olarak anılması da bu algıyı güçlendirir.

Murâd-ı Buhârî, kısa bir süre sonra yeniden Şam’a döner. İstanbul’daki tekkeyi halifesi Kilisli Ali Efendi’ye emanet ettiği belirtilir. Şam’da Berrâniyye adıyla anılan tekkede uzun yıllar irşada devam eder. Daha sonra tekrar İstanbul’a döndüğü de kaydedilir.

Bursa’ya gönderilişi ve son yıllar
Hayatının ilerleyen döneminde İstanbul’dan zorla uzaklaştırıldığı, siyasî bir kararla Anadolu üzerinden Bursa’ya gönderildiği anlatılır. Yıllarca şehir dışında kaldıktan sonra yeniden İstanbul’a döner ve Eyüp–Nişancı’daki tekkede yerleşir.

Murâd-ı Buhârî 12 Rebîülâhir 1132 tarihinde vefat eder. Miladî karşılığı 22 Şubat 1720’dir. Tekkenin eski medrese dershane mekânına, daha sonra türbe çekirdeği olarak anlaşılan bölüme defnedildiği aktarılır. Bazı modern çalışmalarda vefat tarihi farklı verilir; ancak standart başvuru niteliğindeki kayıtların daha geç ve çelişkili tarihleri kabul etmediği özellikle belirtilir.

Tesiri ve çevresi
Murâd-ı Buhârî’nin tesiri, dar bir talebe halkasıyla sınırlı görülmez. Anlatılarda etkisinin toplumun hemen her katmanına yayıldığı vurgulanır. Adı onunla irtibatlı olarak anılan kişiler arasında Şeyhülislâm Seyyid Feyzullah Efendi, Lâ‘lîzâde Abdülbâkî, Mehmed Emin Tokadî, Şeyhülislâm Veliyyüddin Efendi ve Ebû Saîd el-Hâdimî gibi isimler sayılır.

Eyüpsultan’daki tekke, sadece zikir ve merasimlerin yapıldığı bir yer olarak değil, aynı zamanda sosyal bir işlevle de hatırlanır. Özellikle Orta Asya kökenli seyyah dervişlerin ve misafirlerin İstanbul’da tutunabildiği, bağlantı kurabildiği bir konaklama ve buluşma noktası gibi işlediği aktarılır. Tekkenin kitapla ve tedrisle olan bağı da sıkça anılır. Hadis okumalarına ve Sahîh-i Buhârî okuma geleneğine işaret eden anlatılar, bu çizginin yerleşik bir hatıra olarak korunduğunu gösterir.

İsimler, nisbetler ve karışıklıklar
Murâd-ı Buhârî, bazı ek lakaplarla da anılır. Bunlar zaman zaman karışıklık doğurur. Kurumsal anlatıda tekrarlanan bir nokta, “Münzevî” nisbesinin erken kayıtlarda sağlam biçimde temellenmediği ve Eyüp çevresinde sonradan ortaya çıkan, kaybolmuş başka bir kabir geleneğiyle karıştırılmasından doğmuş olabileceğidir. Buna karşılık Murâd-ı Buhârî’ye nispet edilen tekkenin yeri Nişancı mahallesinde belirgindir.

Eserleri ve ilmî mirası
Murâd-ı Buhârî’ye Kur’ân ilimleri, mektuplaşmalar ve tasavvufî irşad alanında eserler nispet edilir. En önemli çalışması Câmiʿu müfredâti’l-Kur’ân’dır. Arapça, Farsça ve Türkçe unsurlar taşıdığı; klasik bir tefsir olmaktan çok ulûmü’l-Kur’ân alanında düzenli bir tertibe sahip olduğu ve Kur’ân kelimelerini sistematik bir biçimde ele aldığı belirtilir.

Yerel kurumsal sunumlarda ona atfedilen diğer eser adları arasında Silsiletü’z-zeheb, Mektûbât, Lübsü’l-hırkati’l-Kâdiriyye, Mesmûʿât, Menâkıb ve Takrîrât ile sohbet geleneğiyle ilişkilendirilen Risâle-i Nakşibendiyye sayılır.

Bugün tekkenin yeri
Murâd-ı Buhârî’nin hatırası, Eyüpsultan’ın Nişancı bölgesinde somut bir İstanbul coğrafyasına bağlanır. Tekke, Nişancı Mustafa Paşa Caddesi ile Davud Ağa Caddesi’nin kesiştiği noktada konumlanır ve böylece bu geniş hayat hikâyesi, şehir içinde belirli bir eşikte yeniden görünür olur.